Onur Şendere'nin bilgi ve ilgi alanlarına yönelik blogu.

Vuslat – Kısa Hikaye

2

Uzun zamandır ayakları pedallarda ve elleri direksiyondaydı. Ancak kendisinde, ne fiziksel ne de ruhsal açıdan herhangi bir yorgunluk belirtisi yoktu. Çünkü içinde taşıdığı özlem, bütün olumsuz sezgilere karşı bir set örmüş, içindeki çocuğu koruma altına almıştı.

Geride bıraktığı mat ve ruhsuz şehrin, hayatını baştanbaşa değiştirdiğini fark etse de, özündeki doğallığı ve renkli simayı kaybettiremediği anladı. Birkaç yıl için, içinde bulunması gereken kentin, onlarca yıllık bir süreçte bile kendisinden silinemeyecek kötü etkiler bırakma ihtimalinden nasıl kurtulduğunu düşündü. Sadece şanslı olduğunu hissetti. Çünkü kent, binaları kadar ağır ve havası kadar sevimsiz çizikler atmıştı yüreğine. Zaman zaman kendini bu hayvansı ve toplumcu hayata kapılmış bir biçimde bulsa da, bunu isteyerek yapmadığını bilmenin verdiği rahatlığı da hissediyordu. Ancak çeşitli maddi ve manevi kazançlar için terk ettiği kasabası onu hala bekliyor, o makyajı akmış çirkin kente nispet yaparcasına tüm doğal güzelliklerini bir araya toplayıp, kendisine sunuyordu. Bu bir sevgi miydi yoksa bir sitem mi, bilemedi. Sadece kendisine biraz kırgın olduğunu ancak yine de bu kavuşmasının her ikisinde de bayramlar yaşattığını hissetti. Öyle ki, insanı karamsarlığına sevk eden kapkara bulutları, daha da katlanmış ve ağırlaşmış bir şekilde kendisini karşılamış olmalarına rağmen gökkuşağını seyreden bir insandaki büyülenmişlikle seyrediyordu.

Ya o gün batımı? Hayatı boyunca sevmişti gün batımlarını. Birçok insan gibi, gün batımlarının en güzel göründüğü yerlerin deniz kenarları olduğunu düşünmüş olmanın bir hata olduğunu şimdi anladı. İşte yine olmuştu. Yine diğer insanlardan kendisini ayrı hissediyordu… Ancak buna sebep olan gösterinin cazibesinden kurtulup, onu sorgulamak niyetinde değildi. Tam tersine arabayı durdurup, kımıldamadan güneşin tatlı kızıllığını hissetmek için inmek istedi. Niye yapamasın ki? Artık kasabasına geliyor ve şehrin amaçsız telaşlarının zorbalığından neredeyse kurtulmuş oluyordu. Gerçekten de öyleydi ve gün batımın güzelliği, amaçsız telaşlardan kurtulmanın verdiği memnuniyet ile çimlere temas ederek tüm bedenini göğe çevirdi. Şehirdeki hiçbir müzikal materyalde hissedemediği doğal ve mutlu sesi şu anda duyuyordu. Kentte insanın dikkatini çekmek için yapılan sunumlarda kullanılan, yapılan işkenceler sonucunda kelimelere kazandırılan yeni ve samimiyetsiz anlamlara örnek gösterilebilecek harikulade kelimesinin, “benzeri görülmemiş, eşsiz” anlamına geldiğini, bulunduğu bu noktada yaşayabilir ve teyit edebilirdi. Hava kararınca tekrar bindi arabasına. Güneş ışınlarının yeşilliğini ödüllendirdiği yemyeşil ağaçlar, karanlığın çökmeye başlamasıyla uykuya dalmaya hazırlanıyordu şimdi. Kasabanın sırtını dayadığı tepenin uçlarındaki buz maviliği de görünmüyordu artık. Bir süre sonra eriyerek yok olacağını bilse de, seher vakti tekrar kendini göstermek için heyecanlandığı kesindi. Uzun bir süre önce, üzerine küçük bir köprünün yapılmasına sebep olan derenin sesi de azalmış, karanlığın kurallarına uyduğunu göstermek istemişti. Kısa bir süre önce dalgalarından aksettirdiği kızıl renk artık yoktu ve belki de sesinin kısılmasının asıl sebebi, bu durumun verdiği üzüntüydü. Bu sessizliği bozmak istemezcesine hafifçe süzüldü köprünün üstünden genç adam. Ve kasaba, bu sessiz sevinç çığlıkları içinde onu kucakladı, içinde yaşayanlar arasında onu bekleyen hiç kimse olmamasına rağmen…

2 Yorum
  1. Duygu SANCUR diyor ki

    Bu kasaba gözümde canlandi 🙂

  2. […] blog üzerinde paylaştım. Yeri geldi, kendimde yazdığım kısa hikayeyi yine bu blog üzerinde yayınladım. Hatta güzel bir dergiye de basılarak tamamen […]

Bu konuda söyleyecek bir şeylerin olmalı

E-posta adresiniz yayımlanmayacak.