Onur Şendere'nin bilgi ve ilgi alanlarına yönelik blogu.

Rahmi Vidinlioğlu – Şizofreni Yalnız Oynanmaz / Kitap İncelemesi

0

Sanıyorum Türkiye’de ilk kez düzenlenen bir aktiviteyle bir yazar, blog yazarlarına kitaplarını gönderdi. Bunun bir başlangıç olmasını diliyorum. Zira birçok pazarlama örneğinde gördüğümüz gibi bloglar birçok konuda referans konumuna gelmeye başladı. Üstelik en büyük özelliklerinden biri olan içtenliklerini yitirmeden. Bu vasıtayla Rahmi Bey’den gelen iki kitaptan biri olan “Şizofreni Yalnız Oynanmaz” isimli kitap hakkındaki düşüncelerimi paylaşmaktan mutluluk duyuyorum.



İstanbul, Ekim ayı, Şizofren hastalığı ve varlığı yokluğu belli olmayan Deniz’den yola çıkıyor yazar. Öyle bir yol ki bu, divan edebiyatı havasında devrik cümlelerde süslenmiş; bazen tırmanıyor bazen de yokuş aşağı yuvarlanıyorsunuz. Eğer kelime oyunlarından ve psikolojik durumlara dair felsefî düşüncelerden uzak değilseniz, bu kitabı daha çok beğeneceksiniz.

Kitabın ilk cümlesiyle birlikte yazar İstanbul’u anlatıyor. Kimi zaman bir cennet kimi zaman bir cehennem yerine döndüğünü düşündüğü ve Fatih Sultan Mehmet’in biricik sevgilisi İstanbul’u her şeyin sebebi sanki. İnsanın bazen İstanbul’a sarılası geliyor bazen de bir daha dönmemek üzere kaçası…

Kahramanımız bir şizofren. Hiçbir roman kahramanı yoktur ki,  adını kitabın ortasında öğrensin okur. Ama bu kitapta var. Kitabın 15. Sayfasında öğreniyoruz kahramanımızın adının Cenk olduğunu. Cenk bir şair ve aynı zamanda felsefe öğrencisi. Geçimini ailesinden gelen parayla sağlıyor. Hastalığı sebebiyle dışarı bile çıkamıyor. Hastaneye yatırılması gereken bir hasta durumuna bile geliyor. Ancak bu özelliklere sahip Cenk’in hayatının aşkı Selin ile nasıl tanışabildiğini, hastalığının sebebinin tam olarak ne olduğunu bilemiyoruz. Cenk’in aile hakkında neredeyse hiçbir bilgi verilmemesi, bu kadar ağır bir hastalık geçiren aile bireyinin aileden kopuk olması kurgu konusundaki küçük eksiklikler kanımca. Bu roman bir Avrupalı ya da Amerikalı yazardan çıkmış olsaydı, bu durumu normal görebilirdik ancak her Türk ailesi çocuğundan bihaber yaşayamaz.

Selin neredeyse mükemmel bir kız Cenk için. Cenk’in O’nu kırmasına, hatta parçalamasına bile göğüs geriyor sevgisi için. O’nu aldatmasına bile bir şekilde anlam verip, katlanabiliyor. Selin de üniversite öğrencisi. Neredeyse her gün, evden hiç dışarı çıkmadan Cenk ile zaman geçiriyor. Bu arada zaman zaman Selin’in de şairane konuşmaları dikkatimi çekmedi değil. Tabii ki sevgililerin ortak noktaları olabilir; ancak üslup olarak da birbirlerine fazla yakın olduklarını, bunun Selin karakterini yaratırken oluşan bir eksi özellik olarak gördüğümü de belirtmeliyim.

Ve her şeyin sebebi olan fakat aynı zamanda sadece bir hiç olan Deniz. Cenk’in kafasında yaratılan bir karakter aslında o. Karakter terimini kullanmak bile pek doğru değil aslında Deniz için. Zira hiçbir zaman böyle birinin olmadığı kitabın sonunda Cenk’in ağzından öğreniyoruz ve bu durumdan o zaman emin olabiliyoruz. Deniz, Cenk’in hayallerinin katili, “saçları camdan” güzel bir kız. Bütün kötülüklerin kocasız anası Deniz.

Bir de Demet var. Günümüz bedensel aşkların simgesi. Milyonlarca kirli “aşk”ın güzel bir temsilcisi. Ancak Demet’in Deniz’e olan benzerliği, mantık sınırlarını oldukça zorlayan bir üçlü ilişkiye sürüklüyor bizi. Kimi zaman Demet’e, kimi zaman da Cenk’e küfredebileceğiniz bir ilişki bu. Tüm yaşananların Cenk’in hastalığından kaynaklanması, şizofrenler için her şeyin mubah olduğunu gösterircesine davranan Selin’i de zaman zaman anlamakta zorlanıyor. Ancak biraz daha düşününce Cenk’e de Selin’e de hak verebilirsiniz. Veremeyebilirsiniz de! Çünkü anlatımdaki ustalık ve kitabın bu bölümündeki çeşitli bakış açılarından bir araya gelen anlatım şekli sizi arada bırakıyor. Bu bence önemli ve başarılı bir nokta.

Kısaca bu şekilde değinebileceğimiz kitabın yapı taşları, birkaç eksiklik dışında “verimli denizlerden” toplanmış diyebilirim.

Kitabın ilk sayfalarını okuduğumda -yazarının da çok iyi bildiği gibi- sanki divan edebiyatından alınmış beyitlerin hece ölçüsü doğrultusunda düz yazıya aksetmelerini gördüm. Rahmi Bey, divan edebiyatının günümüzdeki güçlü temsilcisi olabilir. Ancak konu düz yazı ve roman olunca, devrik cümlelerin aşırı fazlalığı ve şiirler anlatım bir yere kadar hoş karşılanabiliyor. Kısmen olumsuz bir özellik olarak karşımızda duran bu durum, birçok okuyucunun kitabı keşfedemeden rafa kaldırmasına sebep olabilir. Altı çizilesi, defalarca okunası öyle cümleler var ki, sizlerle paylaşmadan geçemeyeceğim.

“Hayalperestim… Hayallerime rengârenk tüllerin ardından bakarım hep ve renkli dumanlar eşlik eder gözkapaklarımı iskambil evler gibi deviren kedere. Uzun zamandır uyumadım, ama rüyalarım da hiç bitmedi. Kahverengiden elaya transit geçmeye uğraşan hüzünlü gözlerim, yıllar önce öğrenmişti uyanıkken rüya görmeyi!

Çünkü erken kurulmuş bir düşten son hızla yeryüzüne düşerken göğün göğsünde unuttum gözlerimden birini. Ve görünmez bir gözyaşı gölünde bulanık bir gölgeydi gövdeyi hor gören gözü pek bedenim!”

———————————–

“Sen, kurbağa prensler diyarının, saçları camdan Rapunzel’i! Göremezdin ki hiç ellerine cam kırıkları saplanmış cesetleri… Bu yüzden hiç kızmadım sana! Ve parçaladım kendimi senden gizlice çaldığım bir tutam saçla…”

Kitap çok geniş tasvirlerden oluşan bir anlatımdan meydana geliyor. Başka başka dünyalardan gelen parçalar bir cümlede birleşiveriyor kimi zaman. Ancak kimi zaman yazarın kendini tekrar ettiğini de görüyoruz.

Yazarın ilk kitabı olması açısından son derece başarılı bir eser “Şizofreni Yalnız Oynanmaz”. Şizofreni hakkında da detaylı bir çalışma yapıldığı da ortada. Kesinlikle alınası ve okunası bir yapıt.

Bu konuda söyleyecek bir şeylerin olmalı

E-posta adresiniz yayımlanmayacak.