Onur Şendere'nin bilgi ve ilgi alanlarına yönelik blogu.

Alıntılarım: Saatleri Ayarlama Enstitüsü – Ahmet Hamdi Tanpınar

0

Ahmet Hamdi Tanpınar‘ın kaleminden çıkan Saatleri Ayarlama Enstitüsü isimli romanı okumaya başladığımda oldukça şaşırdığımı hatırlıyorum. Zira, romanın güzel olduğunu tahmin ediyordum ve çeşitli eleştirilerde de bu yönde fikirlere rastlamıştım.  Ancak romanın yazıldığı zamanın ötesinde olan kurgusu ve bunun doğallığı beni oldukça etkiledi. Adeta Ahmet Hamdi Tanpınar, içinde bulunduğu mekândan ve zamandan uzaklaşarak romandaki Halit Ayarcı kılığında tüm bunları gerçekten yaşıyordu ve daha sonra da dönüp yaşadıklarını yazıyordu.

Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nün yüzyıllar sonra da ilgi çekecek ve tasvirleriyle okurları büyüleyeceğine inanıyorum. Zira kurgu temelinde Tanzimat Dönemi romanlarında sıkça rastladığımız yanlış Batılılaşmadan önemli parçalar yer alıyor. Aynı zamanda da dönenim Doğu – Batı etkisini ve insanların değişim güçlerini de hatırlatacak derin tespitler barınıyor.

Gelelim romanda ilgimi çeken cümlelere, ifadeler…

Saatleri Ayarlama Enstitüsü Romanından Alıntılar

İnsanlar kâinatın sahibi olmak üzere yaratıldıkları için, eşya onlara uymak tabiatındadır. Meselâ, benim çocukluğumun geçtiği Abdülhamit devrinde cemiyetimiz neşesizdi. Başta padişahın asık yüzünden gelen ve halka halka etrafa yayılan bu neşesizlik eşyaya da sirayet etmişti. O zamanın vapur düdüklerinin acılığını, hüznünü, keskinliğini benim yaşımda olanların hepsi bilir. Halbuki hâdiselerin lutfuyla birdenbire o kadar gülecek şey bulan bugünkü hayatımızda vapur düdüklerinin, tramvay seslerinin neşesine bakın!

Sahibinin en mahrem dostu olan, bileğinde nabzının atışına arkadaşlık eden, göğsünün üstünde bütün heyecanlarını paylaşan, hulâsa onun hararetiyle ısınan ve onu uzviyetinde benimseyen, yahut masasının üstünde, gün dediğimiz zaman bütününü onunla beraber bütün olup bittisiyle yaşayan saat, ister istemez sahibine temessül eder, onun gibi yaşamağa ve düşünmeğe alışır.

Eski şapkalarımız, ayakkabılarımız, elbiselerimiz gün geçtikçe bizden bir parça olmazlar mı? Onları sık sık değiştirmek isteyişimiz de bu yüzden değil midir? Yeni bir elbise giyen adam az çok benliğinin dışına çıkmışa benzer: Kendinden uzaklaşmak, ona bir değişikliğin arasından bakmak ihtiyacı, yahut “Ben artık bir başkasıyım!” diyebilmek saadeti.

Bizzat iyilik dahi, ancak ceza görmesi ve ayıplanması icap eden bir kötülüğün bulunmasıyla kabildir.

Ayar, saniyenin peşinde koşmaktır!

ahmet hamdi tanpinar ve kedi

Hiçbir şeyin birbirini tutmadığı ve her şeyin en şaşırtıcı şekilde birbirine bağlı olduğu bir dünyada, bilmediğimiz bir yerde kopan bir fırtınanın getirdiği enkazdan yapılmış bir panayırda imişim gibi yaşamağa başladım.

Ben biçare bir gölge idim. Yanımdan biraz sürtünerek geçen her adamın peşine takılan, ondan ayrılır ayrılmaz, iki kedi yavrusu gibi birbirine sokulan, birbirinin kucağında gülen, ağlayan, bilhassa ağlayan iki çocukla çapaçul, biçare bir gölge…

İnsanoğlu insanoğlununun cehennemidir. Bizi öldürecek belki yüzlerce hastalık, yüzlerce vaziyet vardır. Fakat başkasının yerini hiçbiri alamaz.

Biz fakirler böyleyizdir. Kader sarayında bizim işlere bakan büro hiç şaşmaz, ihmal etmez. Zihnimizden geçen en uzak, en mâsum ihtimallerin, sadece şiddet ile ret için düşündüğümüz şeylerin bile ceremesini öderiz.

ahmet hamdi tanpinar

Ben fakir adamım. Siz getirmeseydiniz, ancak kapısının önünden geçebilirdim. Belki adlarını bile bilmem. Ben Hayri İrdal’ım. Beş yıl evvel ölen en küçük kızının cenazesi bekçi kucağında kalkan adam.

Her kadehte, her yudumda beni boğacağını sandığım sıkıntılar, fecir vakti cami avlularındaki ağaçlardan kalkan karga sürüleri gibi üzerimden kalkıyor, bir daha dönmemek üzere çok uzaklara uçuyorlardı.

Siz tecrübe kelimesinin hakikî mânasını bilmiyorsunuz. Tecrübe sahibi demek, yıpratılmış olmak, muayyen hudutta ve muayyen fikirlerde donmuş olmak demektir.

Bu işlerde bilmek ikinci derecede kalır. Yapmak vardır, sadece yapmak!..

İş insanı temizliyor, güzelleştiriyor, kendisi yapıyor, etrafıyla arasında bir yığın münasebet kuruyordu. Fakat iş aynı zamanda insanı zaptediyordu. Ne kadar abes ve mânâsız olursa olsun bir işin mesuliyetini alan ve benimseyen adam, ister istemez onun dairesinden çıkmıyor, onun mahpusu oluyordu. İnsan kaderinin ve tarihin büyük sırrı burada idi.

Bu konuda söyleyecek bir şeylerin olmalı

E-posta adresiniz yayımlanmayacak.