Onur Şendere'nin bilgi ve ilgi alanlarına yönelik blogu.

(500) Days of Summer – Aşkın (500) Günü

0

Uzun zamandır gözüme çarpan filmlerden biriydi “(500) Days of Summer”. Filmin adından kabaca çıkarabildiğim “500 yaz günü” ifadesi ile ilgili filme dair senaryo tahminlerinde dahi bulunmuştum. Tabii ki tahminlerimde yanıldığımı, filmi izledikten sonra anladım.


Filmdeki yardımcı sesin söylediği gibi bu “genç bir adamın, genç bir kızla tanışma hikâyesi, ancak bir aşk hikâyesi değil”. Bu film, aşka genelin baktığı gözle bakan bir genç adamla, toplumun genelinden oldukça uzak ancak bir o kadar da insancıl noktalara dayanan bakış açısına sahip bir genç kızın hikâyesi. Bu genç adamın ismi Tom Hansen (Joseph Gordon-Levitt) ve genç kız da Summer Finn (Zooey Deschanel). Film karakterlerindeki ilginç bir durum da, Tom’un, her ne kadar biri eşcinsel diğeri de en son ortaokulda kız arkadaşı olan 2 arkadaşı olsa da, Summer’ın hiç arkadaşı yok. Bu durumu yazarların bilerek oluşturduklarını düşünüyorum. Zira Summer başka bir şehirden, “canı istediği için” geliyor. Ayrıca Summer’ın yalnız gösterilmesinin kurgu açısından bir diğer özelliği de, O’nun düşünce yapısı hakkındaki kısa ve öz bilgileri filmin kırılma noktalarında verme isteği. Eğer Summer’ın 1 tane bile arkadaşı olmuş olsaydı, bize anlamsız gelen durumlarda neden öyle davrandığını arkadaşı ile paylaşabilirdi. Bu sayede Summer sıra dışı bir kız karakterinden çok “salak” bir karakter izlenimi verebilirdi.

Tom ise geleneksel tipi temsil ettiği için, O’nun arkadaşlarını varlığı ve Summer ile ilgili paylaşımları bizleri çok etkilemiyor. Çünkü filmin başında da dendiği gibi, kendimizi O’na benzetiyor ve yaptıklarını, eğilimlerini mantıklı buluyoruz.

Tom biz kartpostal yazarı. Aslında bir mimar. Kelimelere olan hâkimiyeti sayesinde kartpostal yazarlığı konusunda oldukça başarılı.

Summer ise aynı yerde asistanlık yapıyor. Sekreter de diyebiliriz.


Summer’ın en büyük özelliği canı ne isterse onu yapan bir kız oluşu. Tom’u öpmek istiyor öpüyor, O’ndan uzaklaşmak istiyor uzaklaşıyor, Tom’a sarılmaması gereken yerde sarılıyor, desteklemesi gereken yerde azarlıyor ve en önemlisi de kimseye bağlanmak, kimsenin sevgilisi olmak istemiyor.

Summer’a kısa bir süre sonra âşık olan Tom içinse aynı şeyleri söylemek çok zor. Zira O, hemen herkesin onaylayacağı gibi “tutarlı” ve “kademeli” bir ilişkiden yana. Her ne kadar Summer’ın yaptıkları kendisini üzse de, Summer’ı anlayamasa da O’ndan da kopamıyor. Tabii ki bir süre sonra hiç birlikte olmamış olmalarına rağmen ayrılıyorlar.

Aradan geçen bu süre boyunca Summer’ın durumu hakkında bilgimiz olmamasına rağmen Tom’un derbederliğini gözümüze gözümüze sokuluyor. Sanırım bu bölümde de yönetmen ve yazarlar “hey Tom aslında sensin ve sen de bu durumda olsan derbeder olurdun” demek istiyorlar.

İş yerinden bir arkadaşlarının evlilik töreninde tekrar görüşebilen ikilimiz, daha sonra da Summer’ın daveti üzerinde Summer’ın evindeki bir partide görüşüyorlar. Ve Tom, Summer’ın parmağındaki yüzüğü fark edince oradan uzaklaşıyor. Bu noktada ilginç nokta ise “beklenti ve gerçek” açılarının aynı anda yansıtılması. Sinema tekniği açısından esnek ve farklı olmak isteyen yönetmen Marc Webb, ilginç bir bakış açısı ortaya koymuş.

Filmin vermek istediği mesajın dile dökülmesi ise yaşananların ardından Tom’un en sevdiği yer olan parkta, Summer’ın hemen yan bankta oturuyor olmasıyla kendisini gösteriyor. Kısaca geçmişe dem vurup, olanları filmin vermek istediği mesaj doğrultusunda anlatıyorlar. Summer’ın kimsenin sevgilisi olmak istemezken nasıl olup da birinin eşi olabildiği; Tom’un yaşama bakış açısının doğruluğu kadar Summer ile birlikte olabileceği düşüncesinin o kadar yanlış olduğu… Ve kadere olan inançları…

Filmin sonu beklenildiği gibi bitmese de bence Tom için en iyi şekilde bitiyor. Çünkü Tom’un karşısına Autumn(Minka Kelly) çıkıyor.

Kaderimizin önceden belirlendiği, bizim seçimlerimizin ve kaderimizi çizdiğimizi sandığımız düşüncesinin sadece önceden belirlenmiş olan kaderimizi onayladığımız şeklindeki kadere dair düşünceme pek uymayan bir kader düşüncesine hâkim bu film “her şeyin tesadüflerden ibaret olduğu” düşüncesini de vermek istiyor. Ne zor cümleydi 🙂

Son olarak izlenilesi, yaşama ve özellikle de ilişkilere olan bakış açınızı gözden geçirmenizi sağlayabilecek bir film olduğunu söyleyebilirim. Her ne kadar izledikten sonra aklınıza gelen ilk kişiye gidip her şeyi anlatacağınızı hissettirsen de, bunun öyle olmadığı düşüncesi bir süre sonra eski yerini alıyor. Fakat yine de neden olmasın diye bir ses de peşimizi bırakmıyor.

Bu konuda söyleyecek bir şeylerin olmalı

E-posta adresiniz yayımlanmayacak.